|
| |
N. Ahmet ÖZALP |
19 Mayıs 2012 Cumartesi - 07:11:54
5 Kişi Online |
|
ANAYOL GÖSTERİCİSİ BİR USTA VE -SÜREN- UZUN YÜRÜYÜŞÜ |
ÂRAF’tan
ZEKATLA HAC ÖNDERLİĞİNDE NAMAZIN
BAŞLATTILAR EYLEMİNİ ÇAĞIMIZIN
BİR MUTLU AKIMLA AYDINLATTILAR EVLERİ
PARMAKLARIM SÜREKLİ YENİ BİR DEVRİMİ GETİRİYOR
SOLUĞUMUZ ŞANDIR
GÜNEŞ DEVRİMCİ SOLUĞUNDAN DAHA SICAK DEĞİL
TÜM YASALARDA YAZILI VAROLUŞ AYETLERİ
GÖRÜYORUM İKİ BİN YIL ÖNCESİYLE İKİ BİN YIL SONRASINI
DUYDUM ÇALIŞANIN KIVANÇLI SAĞLAM
İNANÇLI YÜREK SESİNİ TOPRAKTA
Ebubekir SONUMUT
Edebiyat Dergisi, Sayı:12+7, Kasım 1970
|
|
ÖNDEYİŞ |
|
“İnsanlar sizi ikibin yılından sonra anlayacak.”
(Anna Masala)
Edebiyat Dergisi, Sayı:9, Ekim 1975
Evrenin var edicisi, yüceler yücesi Tanrı,
insanların ne olacaklarına kendisi karar vermiş ve onları bu karara uygun
biçimde donatmış, var etmiştir.
Kimi insanlar şair doğarlar analarından örneğin, kimileri yazar, kimileri
düşünür. Başka bir seçenekleri yoktur bunların. Hangi koşullar içinde
yaşarlarsa yaşasınlar, ne kadar kaçarlarsa kaçsınlar kaderlerinden,
yaratılışlarının dışına çıkamaz, sonunda yaratıcı gücün istemine boyun
eğerler.
Bütün büyük sanatçılar, büyük önderler, veliler böyle özel yaratılmış
insanlar sayılabilir. Mevlana, şiir yazmaktan hoşlanmazdı. Ama, hep şiir
yazdı yaşamı boyunca. İbn Arabi, yazar olma heveslisi değildir. Ama, ancak
yazdığı zaman kurtulabilirdi, içindeki ateşin kendini yakıp kavurmasından.
Hiç tereddüt etmeden söyleyebiliriz: Bir “usta” olarak yaratılmıştır Nuri
Pakdil de. Bu “usta”lık kavramı açımlanır, içeriği ayrıştırılırsa, bir
“ağabey” de çıkar karşımıza, bir “sanatçı” da. Bir “Şair” de görebiliriz
karşımızda, bir “denemeci”, bir “eleştirmen”, bir “oyun yazarı” da. Bir
“ahlâk adamı” olduğu da söylenebilir, bir “yol gösterici” de. Ve elbette bir
“eylem adamı”, bir “militan” da vardır karşımızda, bir devrimci” de. Ama
onun için yapılacak en doğru tanımlama, hiç kuşkusuz, bütün bunları tam ve
eksiksiz biçimde içeren anlamda bir “Usta” olduğudur.
Yine aynı rahatlıkla, onun, daha çocukluğunda, bu yaratılışın,
var edilişin
ayrımında olduğu da söylenebilir. Bu nedenle onun kişiliğinde, kimliğinde,
yaşamında değişimler, kırılmalar değil, tam bir kararlılık, tam bir
süreklilik ve tam bir tutarlılık vardır.
Yaşamak bir yürüyüştür. Söz konusu olan büyük bir Usta’nın yürümesi ise,
buna ancak “uzun yürüyüş” denilebilir. Bu uzun yürüyüşü, sağlıklı biçimde
izleyebilmek, kavrayabilmek için, başladığı yerden ve zamandan yola çıkmak
gerekir. Biz de öyle yapacağız.
Kısacık bir metinle, bu “uzun yürüyüş”ü anlatabilmenin zorluğu ortada.
Aslında böyle bir girişim, çılgınlık olarak bile değerlendirilebilir. Bizim
bu çılgınca girişime cesaret edişimizin nedeni, üzerimize yüklenen ve
Usta’ya duyduğumuz büyük saygı yüzünden reddedemediğimiz bir görevi yerine
getirme sorumluluğudur. |
| |
I.
YAŞAMA ADIM ATMAK:
UZUN YÜRÜYÜŞE BAŞLAMAK |
|
1. Destan yazan kent ve direniş ustası bir aile
23 Devrimi, devirebileceği her şeyi devirmiş, artık
kendi getirdiklerini yerleştirme sürecine girmiştir. İnanç ve uygarlık
değerlerimizi yok etme çabalarının yol açtığı büyük sarsıntı, insanımızı
büyük bir şaşkınlığa düşürmüş; çeşitli kıyımların neden olduğu korku,
zorunlu bir geri çekilmeyi getirmiştir.
Böyle bir ortamda “vareder” (1934) onu Tanrı.
Daha çocukluğunda, bu “varediş”in sırrını kavradığı,
en azından sezinlediği; gün gün, bu kavrayış ya da sezginin bir bilince
dönüştüğü söylenebilir. Kuşkusuz, yaşadığı kent, ailesi ve çevresindeki kimi
insanlar, kolaylaştırır bu kavrayışı, bu bilinçlenmeyi.
Kent Maraş’tır. Mâlik Ejder’in bekçilik ettiği Maraş,
temiz olma, temiz kalma gereğini ta iliklerinde duyan bir kenttir. Ancak
1923’lerden beri hüzün, kara bir örtü gibi kaplamıştır Maraş’ı. Bu yiğit
kent, uygarlığımızın reddine rest çeken kentlerimizden biridir. Ancak
kaybetmiş ve ezilmiştir, hüznü de bu kaybedişten gelir. Ama her şeye karşın,
savunur kendini: uygarlığımızın temelini oluşturan değerleri.
Kentle ilgili ilk algıları sokağa ilişkindir. Sokak,
nesneleri anlamlandırma, kavramları yorumlama konusunda ilk deneyimlerini
kazandırır ona:
“Çocuk, ilk dışarı çıktığında,
bir uzayda yürüyordu da, bunun mu adı sokaktı? Yürürdüm, yürürdüm de,
bitmez miydi? Bitimsizlik; bu muydu? Kapımızın önü, aydedenin ülkesi
miydi? Bu ufacık taşlar da, yıldızları mıydı? Cennetin içinde miydik,
yoksa cennet uzaklarda mıydı? Bu denli ışığa gözlerimiz dayanacak
mıydı? Şu karıncalar da, ilk gördüğüm işçiler miydi? Namuslu, haktanır,
ilerici, dürüst, yurtsever insanları mı simgeleştiriyordu karıncaların
bu gidiş, gelişleri?”
Ancak, sokağa duyulan bir
güvensizlik, bir korku da vardır. Bunun nedenini algılar hemen sonra:
“Neden, annem, sokağa çıkmama
çok az izin verirdi? Sokaklarda korkulacak ne vardı ki? Sonra mıydı,
hayli sonra mıydı, gizli bir çürümenin sokaklarda başladığını duyuşum?
Çürüme; bir yerden kentimize yansıyor, güneş ışınlarının direncinde
nispeten kırılıyor, ama gene de, habis bir hışım gibi, yollarda,
sokaklarda birikiyor muydu?Sonraları göreceğim yüzlerdeki yılgı, bu
habis hışımdan mı kaynaklanıyordu? Bu denli genel bir ilence mi
batmıştık?”
Sokaktan korkuluyordu, çünkü
korku kol geziyordu sokakta:
“Özü devrimci olduğu halde,
mahallenin bu küçük topluluğu, toplantı yerine, büyük bir korku içinde
mi gidip geliyordu? Gerici yönetsel sürecin boğuntusundan, bu devrimci
öz, çok mu korkmuş ve diplere çekilmişti?Bu devrimci öz, yüzyıllar
boyunca, tüm edimlerimizin kaynağını oluşturmamış mıydı? Oysa şimdi
durum neydi?”
“Durum”un kavranışı ve
yorumlanışı, bir çocuğu “usta”lık konumuna yükseltecektir:
“Bir çocuk; babasının,
amcasının, büyüklerinin yüzlerinden birtakım anlamlar çıkarabilir
miydi?Bu yüzler de zaman geçtikçe silinecek, kimi durumlarda yeniden
belirecek, bu kat kat madenlerden de; insan, okuyup gördükçe,
yetenekleri geliştikçe, yorumlar yapabilecek miydi?Bu yorumlar da,
insanın, kuracağı özgül yapıda kullanılabilecek değerde olabilecek
miydi?Bu yorumları, daha yeni yorumlar izleyecek; böylece,
yorumlarımızda da açılımlar mı olacaktı?İnsanın tarihsel gizilgüçleri
de, tüm bu birikimlerden oluşmamış mıydı? Bu gizilgüçlere sağlıklı
yaklaşabilmenin yöntemi de, özeleştirinin darbelerinden hiç çekinmemek
değil miydi? Zaten, devrimci özün kökenlendiği ilkelerden biri de, ‘bir
anlık derin düşüncenin, yani tefekkürün, günlerce yapılan ibadetten yeğ
tutulduğu’ ilkesi değil miydi?Değişimi ve dönüşümü sağlayan güç de,
devrimci özle insana sunulmamış mıydı?Bu acılı amcalar, bu acılı
babalar, bu acılı büyükler; gene de, yaklaşabildikleri denli bir
derinlik içinde kalabilmeyi başararak, devrimci özü algılamak için
çırpınan insanlar olmamışlar mıydı? Bu çırpınmalar da her yerde
olmasaydı, kara ilenç, bu devrimci özden en küçük bir çizgiyi bile
köküne kadar kazıyıp, kurutup, hiç belirmemecesine, mutlak yok etmez
miydi?”
Bütün bu algılamayı
güçlendiren, geliştiren kimi kişiler de vardır kuşkusuz. Bunların başında
“anne” gelir. Anne, Maraş’tan Halep’e giderek bir yüksekokulda öğretmenlik
yapan bir bilginin kızıdır. Halep’te okuyan ve Arapça öğrenen anne, Müslüman
bir hanımdır. Oğlunu önüne oturtur, ona Kur’an okur ve açıklar. Bu dersler,
hiç çıkmayacak biçimde kazınır belleğine:
“Büyük bir sarı sayfayı
Önüme açıp annem
Açıklardı
Yeni kurumuş sarı üzüm gibi
Babamın aldığı sarı attı
Sarı sayfa
Sağında yüreğimin
Sağ anıttı”
Anne, komşu kadınlara da Kur’an
okuyarak açıklar zaman zaman, bilinçlendirir onları. Kişiliğinde, ülküsel
bir hüznü simgeleştiren anne, sürekli Cezayir öyküleri anlatır çocuğa. Onun
düş gücünü, imge gücünü kanatlandıran bu öyküler, ileride yazdıklarının da
özsuyunu oluşturacaktır:
“- Anne, hadi, biraz daha anlat
o öyküyü.
“- Araplar, uzun, ince, beyaz atlarına binmişler; koşturuyorlar
atlarını. Büyük deniz varmış geçmek istedikleri. Ellerini açmışlar;
durmadan yakarmışlar Tanrı’ya, yardım dilemişler.
“- Sonra?
“- Sürmüşler atlarını denize.
“- Çok gitmişler mi ondan sonra da anne?
“- Günlerce, haftalarca gitmişler, gitmişler, gitmişler.
“- Nereye gitmişler sonra anne?
“- Cezayir’e varmışlar.”
Cezayir öyküleri, çocuğun
oluşumundaki temel etkenlerden biridir. Çocukken, ilkokula giderken yanında
Cezayirliler vardır; büyüyüp yazmaya başladığında da Cezayir ve Cezayir
atları sık sık görünecektir yazdıklarında. Bir özgürlük, yiğitlik ve
evrensellik simgesi olarak.
“Yanımda Cezayirliler koşarlardı,
ben de koşardım onlarla birlikte; bir onlar öne geçerlerdi, bir ben
geçerdim öne: hızla girerdim içeri ilkokulun kapısından. Okuldan çıkınca
da arardım onları dışarıda.”
“Uzun atları olurdu
Cezayirlilerin, sürerlerdi denizlerde bile atlarını; yiğit yiğitti
hepsi!
“Terli atlarıyla geçerlerdi denizleri Cezayirliler!
“Sorardım geceleri: öyle olacak mıyım ben de; uzun atlarla denizleri
geçecek miyim?”
Baba, içindeki devrimci özü,
bütün duyarlılığı ile taşıyan bilge bir kişidir. Kur’an’ı okuyup
anlamlandıracak denli Arapça bilir. Mülkiyetin tutsağı olmayı aşmıştır.
“Yüzü hep önde, şıp şıp suyu damlayan, çok alçak gönüllü bir çeşmedir” baba.
Cömert mi cömerttir. “Sakalı da, gerilerden, çok gerilerden suya yansımış,
kimsesiz bir tarlanın buğday başakları”dır. İçindeki kutsal ateşi oğluna
aktarır başarıyla:
“Elimden tutarak götürürdü
babam kutsal gecelerde, bayram gecelerinde; herkes birbirini erinçle
esenlese de, o derinlerden gelen ağır, yaman bir hüzün gene de kanayıp
dururdu yüzlerde; varınca da ayakkabılarımızı çıkarır (bayramsa,
benimkisi mutlaka yeni olurdu), içeri girer ve saflarda yerimizi
alırdık; bir katılmaydı bu aileye; bir devinime; cami uzar, genişler,
derinleşirdi; sonsuz baba, sonsuz amca, sonsuz dayı, sonsuz büyük baba,
sonsuz ağabey, sonsuz kardeş eklenirdik birbirimize; her yere kuş
sesleri, çiçek kokuları, hiç görülmemiş eleğimsağmalar dolardı; âdeta
kanatlanırdık; gece bile güneşi görürdük, o da isterdi aramızda olmayı;
bir mucize mi oluyordu, hiç mi batmıyordu, yoksa hızla doğuveriyor
muydu, gerçek bir güneşi görürdüm işte; ‘Aaa, güneş!’ dediğimi çok iyi
anımsıyorum arada bir babama; ‘Yaa, yaa; güneş’ derdi o da; zaman zaman
tavan açılır, uçardık göklerde; insan/kuşlar olur, Akdeniz’in üstünde
kayarak, kanatlarımıza değen o tuzlu sularla konardık Afrika’ya!”
Baba, alışveriş için gittiği
diğer kentlerden kitaplar getirerek, yaşanan öz değerleri tanıtarak
bilinçlendirmiş, yol göstermiştir ona. Bir de, tanıması gereken kişileri ona
göstererek. Bunlardan birisi, yaşlı bir amcadır:
“İnce, uzun, esmer, narin;
gösterirdi babam; ‘Bu amca’ derdi, ‘burda yıllardır. Arabistan’dan
gelmiş. Öyle iyi biri ki. Yalnız; camide oturur, ibadet eder; burayı da
hep temiz tutan bu. Bak, ne güzel süpürüyor kilimleri! Haydi varıp,
gönlünü alalım, esenleyelim.”
İçinde, bir cümle gibi, sürekli
büyür ve ona evrensellik bilinci aşılar bu amca:
“Sıcak bir gündü; o gördüğüm
yaşlı amcayı görmeye gitmiştim; uzun bir süpürge elinde, temizliyordu
içeriyi; esmer güller açıyordu süpürdüğü yerlerde. Seyrek, ak sakallar
vardı yüzünde; zor konuşuyordu Türkçe'yi; başımı okşamıştı eliyle.
“Dudakları kıpırdıyordu; kilometrelerce uzaklardan gelen biri, dua
ediyordu bana!
“O sırada içeri gidenler de, ellerini kalplerinin üstüne bastırarak
esenliyorlardı bu yaşlı amcayı.
“Süpürgesiyle Arabistan’da ve Afrika’da bıraktığı yakınlarına ulaşan
ince, ıssız yolları andırmıyor muydu?”
Yakın çevreden iki kişi daha
çok etkilemiştir onu. Bunlardan biri, büyük amcadır. Büyük amca Ahmet, onda
direnişçiliğin, devrimciliğin örneğini oluşturur:
“Başlara zorla giydirilen şeye
dair yasanın yürürlüğe konmasında başlayarak, bu başa giydirilen şeyi
‘uygarlığımızdan koparılış’ kabul ederek, kesinlikle reddettiğini
belirtmek için, büyük amcamın hiç çarşıya, pazara inmediği, hep evinde
oturduğu, günde beş kez, çok ilkeli biçimde, çok ciddi düşünceler içinde
yalnızca bir yere gidip geldiği mi söylenirdi?”
Büyük amca ve tüm ailesi,
karşı koyuşun ilk sözcüğünü oluşturur:
“Büyük amcamın, hiç gözümün
önünden gitmeyen hayali, mütemadiyen açılıp duran enginlik miydi? Bu
enginlik de, gitgide çoğalan bir su muydu?Yoksa bu enginlik, büyük
ocaklarda eritilen demir cevherleri miydi? Dinin temelindeki insan onuru
ve emeğin yüceliği, görkemli bir kartal oluyor, hiç gözümün önünden
gitmeyen amcamın hayaline konuyor muydu, bu hayali de kanatlarına
ekleyerek ufuklarda süzülüyor muydu?Ailem; bir tepkinin, bir yıkımın,
ama bir karşı koyuşun da ilk sözcüğü mü oluyordu bir bakıma?”
Dayısı da yaşamında etkili
olmuştur. Çünkü o almasaydı, kara ilenci “red”din bir tezahürü olarak
ilkokuldan sonra okuma olanağı bulamayacaktı. Annesi gibi Halep’te okuyan,
Arapça bilen, sonraları Halep’te bir kolej açan dayı, ısrarıyla bu reddin
bilinçle gelişmesini sağlamıştır:
“Kim zorlamıştı, ortaokula
gitmem için, annemle babam mı? Salt, dayım mı istemişti ortaokula
yazılmamı? Savunma gücünü yitirişinden miydi, ailemin buna boyun eğişi?
Bu boyun eğiş mi saptıyordu benim yazgımı? İki insanın bu ‘Peki!’
demesinden mi köklenecekti, benim, kesin, bilinçle ve usla ‘Ret!’ demem,
bu kara ilence? Ailemin bu ‘peki’si, gene, dönüp dolaşıyor; uzun
serüvenlerden sonra, ‘redde’ mi çıkıyordu?”
Aile dışında, yakın çevrede de
bilinçli, aydın insanlar vardır, onun gelişimine katkıda bulunan. Aydın bir
bakkal, mutlaka anılmalı bunlar arasında. İdeolojik bilinçlenme ve
savaşımcılık açısından küçümsenmeyecek etkileri var bu aydın, bu saygıdeğer
bakkalın:
“Hemen hemen evlerin bitip,
kırın başladığı yerde bir de bakkal vardı: aydın biriydi; çeşitli
gazeteler, dergiler alır, kitaplar da okurdu. Bir din bilgininin
oğluydu: bu denli çok okumayı seven, belki işi gücü okuma olan birinin
-gerçekten, durmadan okurdu- bakkallık yapabileceğini anlayamazdım.
Soramazdım da kendisine. Tanırdı ailemizi; otururdum yanında; okurdum
dergilerini, gazetelerini; kitaplarından ilgi duyduklarını da alır, eve
götürür, gece okur bitirir -çünkü, sabahleyin götürmem gerekirdi; gece,
uzasın diye nasıl yakarırdım Tanrı’ya, unutur muyum hiç- hemen bir
yenisini alırdım. Savaşımcı içerikli epeyce Öğreti kitabı okumuştum bu
bakkaldan.”
Aile ve çevre içinde, daha
ilkokul sıralarında tam ve kesin bir bilince ulaşır. O artık bir savaşçıdır.
Tüm ülkenin üzerine çöken kara ilence karşı savaşan bir kahraman kimlik ve
kişiliğine kavuşmuştur.Babasının mağazaya çıkamadığı günlerde, mağazayı
açmaya o gider. Böyle bir günde yaşadığı yakaza, bu kimliği yansıtması
bakımından ilginçtir:
“Arasıra da, apansız gelen bir
coşkuyla, Kapalı Çarşıdan göklere süzülür, bir kanadımda annem, bir
kanadımda babam; uç babam, uçar mıydım? Derken, Ahırdağın eteklerinden,
bir masal ordusunun başında, marşlar çalınırken, kente mi girerdim? Tüm
Maraş ayakta, beni mi karşılardı?”
2.
İnsan öğüten çarka direnmek: okumak
İlkokula başlamadan eğitim
öğretim yaşamı başlamıştır. Özel bir öğretmen (Ahmet Bey), pazar dışındaki
günler evlerine gelerek ona, Kur’an harfleriyle okumayı yazmayı öğretir,
Kur’an’dan bölümler ezberletir, bir yandan da Arapça okutur. Cüz cüz okuduğu
Kur’an’ı ezberlemekte, kendi deyişiyle belleğine yerleştirmekte, sürekli
yinelemektedir. Ancak ne yazık ki, Arapça öğrenimini sürdürememiştir
sonraları. Her gün çok erkenden kalkıp giyinerek beklemeye başlar
öğretmenini. Pazar günlerini, daha o yaşlarda sevmemeye başlar. Çünkü
öğretmeni gelmez pazar günleri.
Bu, ilk öğretmen Ahmet Bey hiç unutulmaz, öğrettiklerine hep bağlı kalınır:
“Ki o sarı sayfa sarı buğdayı
savunurdu
Çocukları savunurdu
Sarı sayfa nöbetçi
Ölüm ötesine elçi
Ben o sayfayı savunurum ey çocukluğumun öğretmeni
Sevgili Ahmet öğretmenim”
Bu öğretimin, resmi öğretim
yerine düşünüldüğü açıktır aile tarafından. Çünkü kesin biçimde
bilmektedirler, bu okullarda öğretilenlerin öğretilmesi gerekenlerle,
korumaya, savunmaya çalıştıkları öz değerlerle çeliştiğini, çatıştığını. Tam
bir karşıtlık vardı okulla aile arasında. Aile ile okul, iki ayrı öğretiyi
temsil etmektedir. Aile, yalnız ilkokuldan değil, tüm eğitim öğretim
kurumlarından ürkmektedir; buralarda, çocuklarının kendilerine
yabancılaştırılacağından korkmaktadır. Bu yüzden uzun tereddütlerden sonra
gönderilir ilkokula.
Çocuk, bu çelişkinin, çatışmanın ayrımındadır; bunun tedirginliğiyle gider
ilkokula. Dersleri iyi olmasına karşın, sürekli bir titreme, bir üşüme duyar
içinde. Bu üşümeyi, yalnız burada değil, sonraki tüm okullarda da
duyumsayacaktır. Bir başka şeyi daha duyumsayacaktır okulda:Bir bıçkıyla,
içsel bir testereyle orta yerinden kesilmekte, bir parçası evde, bir parçası
da okulda kalmaktadır. Okul, darağaçlarını simgeler, aile ise inancın
direnişini. Bu ikisi hep çatışacak ve sonunda, inancın direnişi üstün
gelecektir çocuğun dünyasında.
İlkokula gönderilmiş ve burası kazasız belasız atlatılmıştır; ama, ortaokula
gönderilmesi pek düşünülmez. Ancak dayının ısrarı, epey sonra, bu okula da
gönderilmesini sağlar. Ortaokul bitince, arkasından lise, sonra da
üniversite gelmiştir. Çünkü aile, çocuklarının ne yaman bir direnişçi
olduğunu, yalnız başına kalsa da, karasiyasanın öğretisine karşı koyacağını
görmüştür.
Üniversite, “Kuru, havasız, karanlık bir kazan”dır. Bu kazan içinde sürekli
kendi kendisiyle dövüşmüştür:
“Sürekli olarak ders
kitaplarını okumam, bu kitapların çoğu yerlerini de âdeta ezberlemem
gerekiyordu. Düşünmek değildi istenen; yinelemekti anlatılanı,
söyleneni. Peki, tüm bunların Türk ulusuyla ilgisi neydi? Ulusumla hiçbir
bağı olmayan yabancı yasaları ezberletiyorlardı bana. Kazan gittikçe
oyuluyor, bir kuyuya mı dönüşüyordu? Esenlikle çıkabilecek miydim bu
kuyudan?
“Şuydu acıklı olan: bu yasaları öğrenip üniversiteyi bitirince, bunları
yurttaşlarıma uygulayacak, bu yasalara göre, kimilerine haklı,
kimilerine haksız mı diyecektim?Hiç olacak iş miydi? O halde buraya
niçin gelmiştim?”
Kuşkusuz, esenlikle çıkacaktı
bu kuyudan. Çünkü, öylesine donanımlıydı ki, onun uysallaştırılması, boyun
eğdirilmesi olanak dışıydı. O boyun eğmişti bir kere, boyun eğilmesi gereken
güce. Başka hiçbir yetkeye, hele bir uygarlık cinayeti işlemiş sisteme asla
boyun eğemezdi. Çünkü ulaştığı bilinç, çoktan evrensel boyutlarda bir
algılamaya ulaştırmıştı onu:
“Üniversiteye gittiğim
yıllardaysa, Cezayir Savaşı vardı. Vezneciler’den yukarı doğru çıkarken
ikide bir Kirazlı Mescit Sokağından geçmek isterdim; hele akşam üstleri,
doyulmaz Osmanlı olup çıkardı evlerin yüzleri, pencerelerin çiçekleri;
bir kırmızı saksı alıp götürürdü beni Cezayir’deki bir kan gölüne;
Süleymaniye Camiinin dört minaresi de, Önder’den sonraki ilk dört
büyüğün simgesi olurdu gözümde; ve bu kanlardan umut kuşları yapıp
bırakırdım gökyüzüne.”
Sonradan, çocukların okullara
gönderilmesi sorunu onu çokça düşündürecek ve şu sonuca ulaştıracaktır:
“Yine de tüm bu okulları
okuyarak, hepsini sırayla bitirerek, başka ‘yan gereklilikleri’ de
yerine getirerek, çok ileri bir alanda toplanıp, büyük bir insan
sevgisiyle, tüm tel örgüleri aşmaktan başka çare var mıydı?… Tanrı
koruduktan sonra, tüm çocuklar da, irinli sulardan geçerek, hattâ
deneylerle daha da güçlenmiş olarak, dimdik ayakta kalamazlar
mıydı?Karanlığın iyice yoğunlaştığı bir dönemde; en tutarlı, en
evrensel, en ışıklı, en namuslu bir düzlemde; özeleştiriden köklenen
yepyeni bir tırmanış sürecini başlatarak, yalnızca bir ulus için değil,
tüm yeryüzü için de, emeğin, alın terinin yücelen umut burçları olamazlar
mıydı?”
Bütün çocuklar için olmasa
bile, en azından bir bölümü için, ama özellikle de kendisi için, bu
düşüncenin doğruluğu ortadadır.
Üniversiteyi Bitlis’te geçen askerlik ve “uzun, karanlık bir dehlize
itelenme” izler. Hep sorar kendine: “Ya bu dehlizde ölürsem?” Yanıtı
açıktır: “Direnirsem, ölmem.” Bu “dehliz” çeşitli bakanlıklardaki
görevlerdir. Ölümü düşündürecek denli ağırdır bu görevler onun için. Sonunda
“uzun, karanlık dehliz”in sonunda ışık görünür: Edebiyat.
3. Yazı serüveni:Yazıyorum, öyleyse varım.
Yazı çalışmaları ilkokul
sıralarında başlar. Durmadan karalamalar yapar, durmadan yazar. Diğer bir
deyişle, “çeşit çeşit kelebekler uçurur gökyüzüne”. Sürekli, “yeni kuşlar,
yeni sözcükler konar penceresine”. Bu çalışmalar, en etkili ve evrensel
silahın sözcükler olduğunu kavratacak, öğretecektir ona.
Ortaokulda da sürer yazı çalışmaları. Bir yandan da sürekli okumaktadır.
Daha doğrusu, birlikte yürür okumayla yazma. Daha birinci sınıfta, mutlu bir
tanışma gerçekleşir: Okumayı sevdiğini bilen teyze oğlu, bir gün, ona yeni
bir dergi getirir. Bu dergi, Büyük Doğu’dur. Bu tanışıklık, bir dönüm
noktası oluşturur düşünce ve yazı yaşamında. Daha bir bilinç kazanır, daha
bir bilenir.
Lise yıllarında tam bir tutkuya dönüşür yazmak. Sık sık notlar yazar bu
yıllarda. Kocaman defterler doldurur notları, yazılarıyla; gece demeden,
gündüz demeden yazdığı. Lise yıllarında, yoğun bir yayım etkinliği de
başlamıştır. Maraş’ta yayımlanan Demokrasiye Hizmet ve Gençlik gazetelerinde
yazılar yayımlar. Antep’te çıkan İlke dergisine, Adana’da yayımlanan bir
gazetenin sanat sayfasına yazılar gönderir. Bu yazılar, kendi deyişiyle,
“eğri, yuvarlak, çokgen kuş resimleridir bir bakıma: yalnızlığını yenme
denemeleri”dir.
Lise yıllarının en önemli yayım etkinliğini, liseli arkadaşlarıyla çıkardığı
Hamle dergisi oluşturur. Bu dergi, kültür ve sanat dünyasından ciddi
tepkiler alır, yankılar uyandırır. Yalnız Hamle’deki yazıları değil, diğer
ürünleri de, dönemin ünlü yazarları, eleştirmenleri tarafından yazı konusu
edilir, gündeme getirilir.
Bu yıllar, bulutların ayaklarının çok altında kaldığı, kimi günler kuşlardan
bile yeğni olduğu yıllardır. Ama, “sonra hepsi uçup gitmiştir o
kelebeklerin: o ünlü kelebek avcısı da bir karanlığa düşüp yitmiş”tir.
Kelebek avcısının yittiği yıllar üniversite yıllarıdır. Bu yıllarda
sürdürememiştir yazı yazmayı, notlar yazmayı. Okuyordur, ama yazamıyor ya da
çok az yazıyordur. Yazamamanın acısını sürekli içinde, yüreğinde
taşımaktadır. Okuyordur, ama bu, içindeki acıyı azaltmıyor, tersine,
yoğunlaştırıyordur. Geceleri, “ya hiç yazamazsam” korkuları uykusunu
kaçırmaktadır.
Üniversite yılları, sanatla, edebiyatla arasında kalın bir duvar
oluşturmuştur. Oysa o, sanatsız, edebiyatsız yaşanamayacağını düşünmüştür
hep. Sanata, edebiyata bu yabancılaşma, onun için anlaşılabilir, kabul
edilebilir bir olgu değildir. Çünkü o, içinin ta derinlerinde “yazarlığın
tılsımlı gücünü” duymuştur öteden beri. Ama bu yeterli değildir. Çünkü, “bir
yazar için çözüm yolu tek”tir. O da “yazmak”.
Yılan görmeyi hiç sevmez. Bu nedenle, yazıdan uzak geçen yıllar, yılanlardır
onun için. Yılan görünce, nasıl bir üşüme tutarsa, yazmadan geçen yılları
düşündükçe de öyle üşümektedir. Ama bu yıllarda, içinin tam anlamıyla
donmasını önleyen önemli bir etkinliği sürdürür: mektup yazmak. Tam donmamak
için, tarlaya tohum serper gibi mektuplar yazar. Bunlarla, sözcüklere
yabancılaşmasını durdurmaya çalışır.
Bitlis’te geçen askerlik günlerinde, yazma çalışmaları yeniden başlar. Bu
çalışmalar bir tür ısınma hareketleri, devinimleridir. Ama ısınması oldukça
zordu:
“Askerliğimi Bitlis’te yaparken
ısınma devinimlerine başladım: canım çıkardı: ne güçtü bir cümle
kurabilmek. Duvara asılırdım; yakarırdım Tanrı’ya, artık bu duvar
yükselmesin diye."
“Duvar da nasıl zalim bir duvardı Bayım.”
Askerlik sonrası yıllar, “uzun, karanlık bir dehliz”de geçen yıllardır.
Bu dönemden yalnız, Yeni İstiklal’de sanat sayfaları düzenlediği kısa bir
süre ayrı tutulabilir.
Uzun da olsa, karanlık da olsa, bu yıllar da sonunda geçip gidecektir. Ve o
alınyazısının gereğini yerine getirecektir; alınyazısına sâdık kalacaktır.
Bu sadakat değil midir, onu uzun yürüyüşe çıkaran? |
| |
II.
UZUN YÜRÜYÜŞÜN DIŞLAŞMASI:
EDEBİYAT |
Edebiyat dergisinin çıkışıyla
(Şubat 1969), yürüyüş, yeni bir boyut kazanır; bireysellikten toplumsallığa
geçer; kitlelerle, dönüştürmeyi amaçladığı insanlarla bütünleşir.
Yürüyüşün kazandığı yeni biçim, onun düşlerini süsleyen bir yürüyüşün yaşama
geçiriliş denemesi sayılabilir:
Mavi bir ışının çizdiği yolda, elleri birbirine kenetlenmiş insanlar
yürümektedir. Uzak ülkelerden gelmişlerdir; ama, hiç zorluk çekmeden aynı
alanda, aynı zamanda toplanmışlardır. Solukları bir mavilik saçmaktadır.
Öfkelidirler, ama hınç yoktur yüzlerinde. Tersine, mavi bir sabır
gülümsemesi görülmektedir yer yer. Gömleklerinde “direnç” sözcüğü yazılıdır.
Omuzlarında silah yerine, katlanmış kitaplar taşımaktadırlar. Düzenli ve
birbirlerini denetleyerek yürümektedirler. Yürüyüşe katılanlar arttıkça,
üstlerindeki bulut kümeleri de artarak onları gölgelemektedir.
Kentin hiç görmediği bu yürüyüş aralıksız sürmektedir. Akşam, sabah hiç
durmadan yürümektedirler. Günde yalnız beş kez, beş vakitte ara
verilmektedir yürüyüşe. Bu yürüyüş sırasında hırsızlar, bozguncular bir bir
işaretlenmektedir. Toplum düşmanları önemsemez görünmeye çalışmaktadırlar.
Ama korkudan yürekleri güm güm atmaktadır. Yoksul evlerden yürüyüşçülere
ekmek ve su gelmektedir; bu da yetmektedir onlara. Gündüz, mavilikleri
güneşe yansımakta; geceyse, alımlı bir maviye boyanmaktadır. Zaman zaman
kitaplarını açmakta, biraz okumakta, silaha bir kurşun sürer gibi bir
sayfayı çizmekte, yeniden başlamaktadırlar yürümeye. Yürüyüşçülerin
vardıkları, varacakları, geldikleri kentleri, mavi ışınlarla doldurup
taşırmaktadır umut.
Yürüyüşe katılanlar arasında bilgeler, çok okumuşlar, çat pat okuyanlar, hiç
okuma yazma bilmeyenler vardır; ama tümü aynı bilinçle katılmışlardır
yürüyüşe. Soyguncular, toplum düşmanları, gericiler, kalemlerini yurdu
parçalamak için kullananlar, Tanrı tanımazlar, puta tapanlar, put bekçileri
birer birer toplanmakta, düğümlü sicimlere bağlanmaktadır. Yürüyüş,
katılanlar çoğalarak, kentten kente sürmekte; yürüyüşçüler, varılacak yerin
yaklaştığını düşünerek, geceye mavi soluklarını inançla tutuştura tutuştura
ilerlemektedirler.
Bu yürüyüşte, egemen renk olan mavi, göksel olanı, Tanrısal olanı
simgelemektedir. Kurtarıcı bir yürüyüş, ancak Tanrısal ilkelerle ve bu
ilkelere ödünsüz bağlanmakla, Biat'la yapılabilir. Tayin edici tek ölçü
“Biat” olduğuna göre, yapılacak ilk iş de insanları yeniden biat bilincine
kavuşturmaktır. Yani, Tanrı öğretisine tam inanış ve bağlanışa. Bu yürüyüşte
taşınan tek silah kitaptır. Eylemin devinim gücünü, dönüştürücü gücünü kitap
oluşturmaktadır. Düşman taraf ise, Tanrısal ilkelerin, bu ilkeler üzerinde
kurulan uygarlığımızın, insanın ve emeğin düşmanlarıdır. Yürüyüşe
katılanlar, elele tutuşmuşlardır. Bu onların nasıl birlik ve dayanışma
içinde olduklarını göstermektedir.
Edebiyat, bu bilinçle çıkar yola; uzun yürüyüş, bu bilinçle sürer.
İlk sayıda, “kalemin yükü” başlıklı yazıda, yürüyüşün anlamı açıklanır.
“Niçin yazıyoruz?Nedir ereği kalemi elimize alışımızın?” sorularının yanıtı
ortaya konulur bu yazıda. Eski toplumların oluşumunda “yazı”nın ve “yazar”ın
işlevi vurgulandıktan sonra, söz İslam uygarlığına getirilir; kalemi, yazarı
bağlayan kaynak kitap ve ilkeleri vurgulanır:
“Yeni düzen, usu yenilerken, bilinci yenilerken kalemi de açar. Peygambere
“Oku” diye inmeye başlar Kuran. Zaman, tanıklığa çağırılmaktadır Kuran’la.
Niçin varolduğumuz sürekli açıklanır, anlatılır insana seçimin gereği,
insanın kendi kendini kurduğu. İnsan kutlanır saptamalarıyla. Övülen
özgürlüğüdür. Hiç bir şeyin unutulmaması, yitmemesi için Tanrı katında bir
kitabın bulunduğunu da okuruz.
“Kuran’la insanın durumu, mutlak bir açıklığa kavuşturulur. Çok geniş
anlamda alıyorum “insanın durumu”nu. İnsanın doğumu, yaşamı, insanın
insanla, toplumla, doğayla, Tanrı’yla ilişkileri, seçim özgürlüğü,
başkaldırma hakkı, bu dünya, öte dünya, ölümden sonra dirilme inancı, tüm
davranışlardan herkesin mutlaka yargılanacağı inancı.”
Bu kaynak ve ilkeler doğrultusunda yazarın konumu, görevi belirlenir sonra da:
“Türkiye’de kaleme, daha da ağır yük yüklenmiştir: Yabancılaşmaya
direnmek. Tüm etkisini silmek yabancılaşmanın. İçeriği, yabancılaşmaya
karşı olan, uygarlığımızdan beslenen, Türk ulusunun yürek sesini, yani
yürek atışını, kalp ölçme aygıtı gibi alan düşünceye yerli düşünce diyoruz
“Yerli yazarlar, koşulları
düzeltmek için, yabancılaşma birikimi düşün tutsaklığını kaldırmak için,
kaynaklarımıza dönme gereğine inanmışlardır. Onların kalemlerinde
göremeyiz kıskançlığı, inkâr lâvını, halk düşmanlığını, devrim
yarasalığını. Sağlıklı bir düzeyde, onların kalemleriyle, dostluk,
gerçek eleştiri, uygarlığımıza çağrı yenileniyor. Hepsi, Yaratanın
başlangıçta ve sonuçta kutsadığı emeğin savunucularıdır.”
Edebiyat dergisiyle somutlaşan
uzun yürüyüşün anlamı, amacı ortadadır. Bu bilinmekle birlikte, sanata,
edebiyata yüklediği özel önem ve dil konusundaki tutumu, onun ayırt edici
yönünü belirlemektedir.
Sanata, edebiyata verilen önemin nedeni, edebiyat kavramına yüklenen
anlamdır. Bu anlam tanımlanır, açıklanır yeri geldikçe:
“Şu da var: edebiyatın içeriği
artık genişlemiştir. Genel olarak edebiyat, çağın akımlarını, yürütülen
eylemleri kavrayabilme, doğru olarak onları yargılayabilme olanağı da
kazandırmalı bize. Ancak yazardır aslında çağının en etkili, en sorumlu,
en yiğit, kendinden en çok korkulan eylemcisi.”
“Çağımızda sanatçı, artık eroin imalatçısı değildir. Yeryüzündeki irin
toplamı açığa çıkarılmalıdır. Çünkü, özgürlüğümüzü, kimliğimizi,
yeryüzünde bu irin kaplamıştır. Doğru; yirminci yüzyıl bir korku
çağıdır, öyle oldu. Ne ki, bu korku da, bu irinden kaynaklanmadı mı?”
Yabancılaşma belası, ülkemizin başına, yazarlar eliyle, edebiyatla
sarılmıştır. Bu beladan kurtulabilmek için, elimizdeki tek silah da, yine
edebiyattır. Önemi buradan gelmektedir:
“Ülkemize edebiyatla birlikte
gelen, yerleşen yabancılaşma, yine ancak edebiyatla ülkemizden dışarı
atılacaktır. Tüm çemberleri edebiyat kıracaktır sonunda, bağımlılığın
çemberlerini.”
İnsanın, toplumun yeniden inşası da, sanatın, sanatçının görevlerindendir:
“Sanat, bu sürgünlerden, sonsuz
bir iştahla, yeni insanlar var edip, ışıklı bir yeryüzü çıkarabilmelidir
ortaya.
“Politikacıların değil, sanatçıların mimarlığı gerekli artık.”
Edebiyat, İblis’e boyun eğmiyor ve bu işlevi yerine getiriyorsa, neden önemsenmesin, kutsanmasın:
“Arşa en yakın duran: duadan
sonra boyun eğmeyen edebiyattır İblis’e. Çünkü insanın vicdanına
bağlıdır damarları.”
Bir edebiyat dergisinin, diline
özen göstermemesi, bu konuda titiz davranmaması düşünülemez. Ortada bir
özen, bir titizlik yoksa, zaten edebiyattan da söz edilemez. Kaldı ki, dil,
düşüncenin de temel aracıdır. Düşünme eylemi de dille gerçekleşir. Öyleyse,
düşünebilmenin, düşünce üretebilmenin temel koşuludur da dile özen
göstermek:
“İnanmalıyız dilimizin gücüne,
sevmeliyiz dilimizi. Titizlik göstermeliyiz sözcüklerin seçiminde. Bir
yazar diline özen göstermiyorsa, sözcüklerin seçiminde titiz değilse,
hemen verivermeliyiz yargımızı: o yazar, düşüncesine de,
söyleyeceklerine de özen göstermiyor demektir. Dille düşünce birbirinden
ayrılamaz da onun için.”
Ancak kimileri, Edebiyat’ın dil
konusundaki tutumunu anlamamış, bu yüzden, özellikle sözcük seçimindeki
tercihini eleştirmeye kalkmıştır. Genellikle biçimsel bir yaklaşımın ürünü
olan bu eleştirilerin, üzerinde durmaya değer bir nitelik taşımadığı,
yersizliği, bu gün geldiğimiz noktada, daha bir açıklıkla görülmektedir.
Edebiyat Dergisi, kısa sürede ülkenin en canlı, en sıcak, en etkili, en
devrimci dergisi oldu. Politik çalkantıların en yoğun olduğu dönemlerde
bile, ektisini, gücünü yitirmedi. Özellikle, üniversitelerdeki genç insanlar
üzerindeki etkisi belirleyici oldu. Bu etkiyle sanata, edebiyata ilgi duyan,
yönelen gençler, bir süre sonra, uzun yürüyüşün sıkıntılarına göğüs germe
gücünü yitirerek ayrılanların (1977) yerini dolduracak bir olgunluğa
ulaştılar. Tam anlamıyla, bir okul oldu, Edebiyat Dergisi. Bugün, sanat
edebiyat dünyamızda tartışılmaz bir yer edinmiş birçok şair ve yazar, bu
okulda hiç değilse bir süre bulunmuş, eğitimden geçmiş, öğrenim görmüştür.
Bunların tümünün sayımı, uzun listeler oluşturur.
Edebiyat Dergisi, yalnız genç şâir ve yazarları yetiştirmesiyle değil, tam
bir âsitâne işlevi görev bürosu ile, ilkeli ve özenli yayıncılık anlayışı
ile, ortak çalışma, özveri ve dayanışmayla yürütülen iş düzeni ile de bir
okuldur.
Bürodaki söyleşiler, başlı başına bir derstir. Usta’nın varlığı, günlük
yaşamını oluşturan tüm davranış ve etkinlikleri, bu dersin somutlaşmış,
eyleme dönüşmüş biçimidir. Büroya ilk kez gelen birisi bile, dakikalarla
ölçülebilecek kısa bir zaman içinde, buradaki ülküsel ilke ve kuralları
kavrar; nasıl konuşacağından, nasıl oturup kalkacağından, nasıl
düşüneceğine, okuyacağına, davranacağına, orada hangi sözcüğün
seslendirilemeyeceğine, hangi nesneden söz edilemeyeceğine varıncaya kadar
tam bir bilinç dönüşümü yaşar.
Edebiyat Dergisinin ya da bir kitabın yayın süreci de, başlı başına bir
eğitim ve öğretim sürecidir. Ürünün hazırlık aşamasında yürütülen
çalışmalar, baskı aşamasında gösterilen özen ve titizlik, basılan ürünün
okuyucuya ulaştırılması, dinsel ve ülküsel bir eylemin gerektirdiği tüm
ciddiyet ve titizlik içinde yerine getirilir. Usta, dergi ya da kitaptaki
her sözcüğün sorumluluğunu üstlenir. Bu nedenle her sözcüğü denetler ve
onaylar. Derginin bir sayısında, bir başlığı oluşturan sözcüklerin birinde,
gözden kaçan bir dizgi yanlışı, o sayının tümüyle yeniden basılmasını
gerektirir. Büroya getirilen dergi ya da kitap, törensel bir çalışmayla
paketlenir postaya verilmek üzere. Orada yapılan paketlerin, en uzak yurt
köşesine gitse bile, yırtılması, dağılması, içindeki ürünün zarar görmesi
olası değildir. Bunların en sağlam ve güzel onları da, hiç kuşkusuz, her
zaman Usta’nın elleriyle yapılanlardır.
Sözün kısası: Edebiyat âsitânesi, gerçek bir okuldur ve her öğrenci, kendi
içtenliği, istekliliği, alabilme yeteneği ve hiç kuşkusuz nasibi ölçüsünde
bir şeyler alır bu okuldan.
Ve Edebiyat Dergisi, başından sonuna, tartışılmaz bir “ustalık” belgesidir.
Edebiyat Dergisi, yürüyüşüne ara verdiğinde (Aralık 1984), geride onaltı
uzun yıl bırakmıştı. Bu süre içinde, Usta, her biri “namluya sürülmüş bir
kurşun” ya da “restin resmi” anlamında tam onsekiz kitap yayımladı. Bunları
da hatırlayalım, yayımlanış sırasıyla: Batı Notları (Gezi, ekim 1972), Biat
(Deneme, Haziran 1973), Umut (Oyun, Şubat 1974), Harikalar Tablosu (Oyun,
Jacques Prévert’ten çeviri, Ocak 1975), Ay Operası (Şiir, Jacques
Prévert’ten ceviri, Nisan 1975), Çağdaş Arap Şiiri (Güldeste, Ocak 1976),
Biat II (Deneme, Ocak 1977), Bağlanma (Deneme, Şubat 1979), Korku (Oyun,
Ocak 1980), Put Yapımevleri (Oyun, Nisan 1980), Bir Yazarın Notları I
(Deneme, Temmuz 1980) Bir Yazarın Notları II (Deneme, Aralık 1980), Bir
yazarın Notları III (Deneme, Nisan 1981), Biat III (Deneme, Nisan 1981),
Karısganın Çatırtıları (Şiir, E. Guillevic’ten çeviri, Mayıs 1981), Kalbimin
Üstünde Bir Avuç Güneş (Oyun, Haziran 1982), Bir Yazarın Notları IV (Deneme,
Eylül 1982), Edebiyat Kulesi (Deneme, Şubat 1984) |
| |
III.
SÜKÛT:
DUVARA ASILAN TÜFEK |
Usta, verdiği tarihsel bir
kararla, yaşamının onaltıncı yılında, bunca zamanlık deneyim ve birikimine
karşın, Edebiyat Dergisinin, uzun yürüyüşü içindeki aktif görevine son verdi
(31 Aralık 1984):
“Yarın 1 Ocak.
“Edebiyat olmayacak.”
Bu kararla Usta, havlu atmamış;
ama, “sükût”u seçmişti. Bu seçimin gerçek nedenlerini, hangi koşullara bağlı
olarak yapıldığını, ancak Usta açıkladıktan sonra öğrenebileceğiz.
Ne ki, kimi ipuçları da var elimizde. Usta’nın karar sürecine girdiği
günlere ilişkin notları arasında yer alan kimi cümleleri, oldukça
açıklayıcıdır. Bunları Klas Duruş’tan yorumsuz olarak aktarıyoruz:
“İlişkiler: düzensiz atan bir
nabız gibi.”
“Düş yıkımlarının toplamı ne eder? Hiçbir şey vermez sanırdım önceleri.
Ama ben, yine de, sürdürdüm toplamayı, inatla: yığdım yığdım: ceplerim
dolup taştı düş yıkımlarıyla: imece bir edimle: tüm tanıdıklarım
çalışıyorlardı benim için: ara sıra da, bile bile, üstlerine varıyordum
bana az düş yıkımları getirenlerin!
“Direşkenliği vareden de düş yıkımları değil midir?”
“… evet, evet çok korkunç: bu etik itleşiş.”
“Edebiyat’ın basımevinden aldığım düzeltilerini yapıyorum: direniş ve
hüzün.
“Bir elimde biri, bir elimde biri.
“...................................................."
“Ve edebiyat’ın yeri ıpıssız.”
“Ne olursa olsun, tutarlılığımdan uzaklaşamam, ödün veremem.”
“Her türden özveriye hazır bir devrimci arayıp durdum tüm hayatım
boyunca.”
“Eprimiş ilişkilerin hemen hemen dağılıverecekliği…”
“Edebiyat’ın yerine gelip gidenler var ya, varmış yokmuş gibi âitlik:
Edebiyat Dergisinin bu sayısı, zar zor görülebilen bir güvercinin titrek
kanatları gibi: ne ki, ufukta gene!”
“Dün ciddi görünen, bugün fırıldak; daha, fizikî olmasa da, hissediyorum
ben: önsezim beni hemen hemen hiç yanıltmadı. Güvendiğim insanların bu
halleri öyle bir gücüme gidiyor ki!”
“…ekşimiş süte dönmüş bir toplum.”
“vurdumduymazlık: çok hızlı: yayılıyor: her yerde.”
“Ciddî Yanış dâima destansıdır.”
Evet: Usta, seçimini yaptı ve
“sükût”u seçti. Daha doğrusu, “Sükûtunu duvara astı, tüfek gibi”. Anlayan
için, “İçsusku ya da çığlık: aynı ağırlığı verir kolisi: insan özüyle
doğrudan bağıntılı olması halinde.”
Usta’nın yürüyüşü, onüç yıl süren “sükût” döneminde de kesintiye uğramadı.
Etkisi de, sona ermedi.
Kendisi ortada yoktu, konuşmuyordu; ama, onu anlatan “menkıbe”ler
dolaşıyordu dilden dile. Bütün olumsuzluklara, hattâ karalayıcı söylentilere
karşın, o, yürüyüşünü sürdürüyordu.
Zamanla, “sükût sûretindeki sesin çok koyu düştüğü” görüldü. Kimi genç
insanlar, onu yeniden keşfettiler. Yeni okuyucuları oluştu. Birçok
söyleşinin konusu yine o oldu. Bir şekilde bulunan yapıtları elden ele
dolaştı. Olmadı, fotokopiyle çoğaltıldı. Kitaplaşmamış şiirleri bile,
dergilerden toplanarak, yine fotokopi yoluyla kitaplaştırıldı, elden ele
dolaştı.
Gerçekten de, iç susku, bir çığlık denli etkili oldu. Çünkü, doğrudan insanın
özüyle bağıntılıydı.
***
Kendisi ortada yokken, kimseyle görüşüp konuşmazken, yapıtları bulunamazken,
neydi onu böylesine etkili kılan? Bu sorunun yanıtı, onun yaşamında,
kişiliğinde, eyleminde yatmaktadır. Bu nedenle, en belirgin yönlerini, hiç
değilse, kalın çizgilerle belirlemek gerekir.
O bir inanç adamıdır. İnancı, öğretisini, ülküsünü belirler. Öğreti ve
ülküsü, tam yaşamını biçimlendirir. Yaşam, bir eylemdir, bir davranış
biçimidir onun için. Eylemin en soylu biçimi yazmaktır. İnanç, öğreti, ülkü,
yaşam, eylem ve yazmak, ayrıştırılamayacak bir bütünlük oluşturur onun
kişiliğinde.
O bir inanç adamıdır, sözcüğün tam anlamıyla mümindir. Rasul’ün
getirdiklerine Ali’nin masumiyeti ve ödünsüzlüğüyle, Ebubekir’in
sıddıkiyetiyle biat etmiş, bağlanmış, tanıklık etmiştir. Tüm yaşamını, tüm
davranışlarını bu biat belirler, yönlendirir. Denilebilir ki, o bu inanç
içinde yok olarak varolmuştur.
O bir ülkü adamıdır. Bütün yaşamını ülküsü için adamıştır. Onun için
yaşamının anlamı, ülküsünü, ülkesinde yaşatmaktır. Bütün dünyası ülküsüdür.
Yirmidört saatini ülküsü doldurur yalnız başına. Geçmişini ülkü anımsatır,
bugününü ülkü belirler, geleceğini ülkü tayin eder. Bir mümin olarak
ödevini, ancak ülküsel davranışlar, eylemler içinde algılar. Bu nedenle,
başkası için hiçbir önemi olmayacak davranışlar, onun için ülküsel bir anlam
yüklüdür. Kullandığı her sözcük, ülküseldir. Oturup kalkması, ceketini
düğmelemesi ya da açması bile ülküsel bir davranıştır.
O, bir eylem adamıdır. Bütün gemilerini yakmış, mülkiyetin kirlerinden
arınmış bir militandır o. Bu nedenle pervasızdır, korkusuzdur, karagözlü bir
devrimcidir. Hiçbir şey sindiremez onu, yıldıramaz. O sevdası için baş koymuş bir savaşçıdır.
O, bir yazı adamıdır. Yazmayı, varolmanın, yaşamanın, eylemin temel yöntemi
olarak seçmiş bir yazı adamıdır. Yazı en evrensel ve etkili bir silahtır
onun elinde. Yâre yaza yaza ulaşacaktır. Yaza yaza çoğalınacaktır. Yaza yaza
tüm karanlık sınıflara ışık götürecek, içindeki ateşle onları da
tutuşturacak, bilinçlendirecektir. Bu nedenle yazmak, yaşamakla, eylemle
eşanlamlıdır onun için. Her sözcük, yüreğinden fışkırır, yaşamının içinden
süzülür, eylemin bilinciyle yüklüdür. Bu nedenle her sözcük bir kurşundur;
bu nedenle, her kitap değdiği kişiyi yakan harlı bir ateştir.
Böylesi bir bilince, böylesi bir bütünlüğe ulaşmış kişinin etkili olmaması
olası mıdır? Her davranışı, çarpar kişiyi; her sözcüğü, ta yüreğinden
kavrar. Hüseyin’in kişiliğinden, eyleminden etkilenmeyecek bir insan
düşünülebilir mi? O, evet, hiç tereddüt etmeden söylenebilir: yazının
Hüseyin’idir. Onun ülküsünü taşır kalabalıklara, ışığını götürür; onun
yiğitliğiyle. |
| |
IV.
VE:
YÜRÜYÜŞ SÜRÜYOR |
Duvara asılan tüfek, ilelebet
kalamazdı yerinde. Yürüyüş sürüyordu, aslında; hiç durmamıştı. Yalnızca, bir
ırmağın, bir süre, akışını yer altında sürdürmesi gibi, kendi içine
çekilmiştir. Mağarada verilen molaya da benzetilebilir bu dönem. Kutsal
Medine yürüyüşü, mağara günlerinde, sona ermiş sayılabilir mi?Sükûtun
seçilmesi de, bir tür mağara dönemi sayılabilir. Öyleyse, Usta’nın uzun
yürüyüşünün durduğu da söylenemez.
Yazmak, bir uzun yürüyüşe çıkmak demektir ona göre. Bu anlamda, onun
yürüyüşü, çocukluk çağında, ta ilkokul günlerinde başlamıştı. Sona
ermesinden de, ancak Mekke’ye ulaşıldıktan sonra söz edilebilir.
Derken, beklenen oldu:Tüfek duvardan indirildi ve ateş başladı. İlk
kurşun:Sükût Sûretinde (Şubat 1997). Ve, diğer kurşunlar, bir yaylım ateşi
halinde geldi:Derviş Hüneri (Mart 1997); Batı Notları (Mart 1997); Arap
Saati (Mayıs 1997); Umut (Haziran 1997); Ahid Kulesi (Haziran 1997); Korku
(Ağustos 1997); Klas Duruş (Ekim 1997).
O, bir yandan uzun ve çetin yürüyüşünü sürdürürken, bir yandan da uzattı
elini. Şimdi, sorumluluk, uzatılan eli görenlerdedir. “Tarihe bir çentik
atarak” elini uzatanlar çoğaldıkça, yürüyüş, güç kazanarak sürecektir hedefe
doğru.
Gün ışıdı; anayol göstericisi, meydandaki yerini aldı.
Gösterilen yönde atılan her adım, yürüyüşe katılan her insan, şanlı bir
destana, bir dize ekleyecektir. |
|
SONSÖZ YERİNE |
|
RAHMAN’dan
/ALINTERİ KİTABIMIN İLK CÜMLESİ/
BURJUVA AYAĞA KALK
GÜNEYDE KUZEYDE DOĞUDA BATIDA
YARGILIYORUM SENİ
ŞAN SOLUYAN ŞAN ALAN GENÇ YÜREKLER
EY KARDEŞLER
GÖREN GÖZLERE ORTALIK IŞIMIŞTIR.
Ebubekir SONUMUT
Edebiyat Dergisi, Sayı:12+1, Mayıs 1970
N. Ahmet ÖZALP
Mart 1998
|
|