EDY

Edebiyat Dergisi
Yayınları

N. Pakdil
♦ Kitaplarımız
Baskısı Bulunanlar
Baskısı Tükenenler
♦ Nuri Pakdil
Nuri Pakdil
Bir Biyografi Denemesi
♦ Edebiyat Dergisi
Edebiyat Dergisi
Dergi Sayfalarından
Dizin (1969-1984)
♦ Edebiyat Dergisi Yayınları
E.D.Y. Hakkında
E.D.Y. Kataloğu
Tüm Kitaplar
♦ Değiniler/Seçilenler
Değiniler
Seçilenler
♦ Satış Noktaları
Kitapçılar
Online Satıcılar
♦ İletişim
İletişim Bilgileri
İletişim Formu
♦ Mesaj Panosu
Mesajları Oku-Oyla
Mesajını Ekle
 
İçerik Sorumlusu
İdris HAMZA
Internet İlk Yayım Tarihi
3 Kasım 2002
 
Kalem, benim Kale'm! (Edebiyat Kulesi, s. 77)

Seçilenler

92 Kişi Online
23 Temmuz 2018 Pazartesi 20:30:16

 

Makina Soyutu Eziyor

Celayir Tunç

3783. Gösterim
Gelişme Dergisi, Sayı: 4, Ekim 1974

Ülkemizde yıllardır, makinanın çağımız insanına egemen olduğu, insanı ezdiği söylenir, tartışılır. Tartışılır da, çağımız batı uygarlığının bir türevi olan makinayı yargılayacak çapta, en azından tutarlı dayanaklarla gelen bir eleştiriyi içeren eserler ortalarda görünmez nedense. Böyle bir işi başarmanın güçlükleri ortada. Önce çağımızı iyi tanımak gerekir. Bunun için de en azından birkaç batı dili bilmek şart. Sonra, çağımız uygarlığını ve makina’sını yargılamak, herşeyden önce kendi doğu uygarlığımızı, İslâm uygarlığını bilmemizi zorunlu kılar. Bütün bunların ötesinde, büyük savlarla gelen böyle bir eser büyük sanat gücü ister. Çünkü katı aklın sınırlarını aşmak, günümüz “bilim”inin dar kalıplarından sıyrılmış olmak, yani “insan”ın sorunlarını daha bütüncül bir çerçevede değerlendirmek için bir yürek derinliğine sahip olmak gerekir. “Taşların kalp atışlarını duyan” (1) sanatçı, insanın sorunlarını daha insancıl (2) bir yaklaşımla irdeleyecektir kuşkusuz.

Düşünce ortamımız böyle eserlerin gereğini duyarken, geçen ay Nuri Pakdil’in yeni bir kitabı yayınlandı: Umut (3). Bir tiyatro eseri. Tiyatronun olanakları içinde, hatta birçok yerde bu olanakları zorlayarak -ki bu da oyunun sahneye konmasını güçleştirir gibi- çağımız insanının geleceğini tehdit eden inkâr bataklığını, aldığı toplum kesitleriyle ülkemizin putu yabancılaşmayı irdeliyor. Günümüz insanını kuşatan sorunlar yığınını vurgularken getirdiği metafizik çözüm ve öte bilinci, emek, mekân, zaman, ölüm, eylem gibi kavramları yorumlayış yöntemiyle yazar, yukarıda sözünü ettiğimiz özlenen eserlerin ilk’lerinden birini sunuyor aydınımıza.

Yazarın amacı, SÖYLEVCİ’nin ağzından şöyle belirtiliyor: “Yazarın amacı, bilincimizin çarpıntısını duymamızdır. Kuşkusuz karışık bir iş. Çok önemli görünüyor ama. Ne bir güldürü, ne de acıklı bir oyun.” Bilincimizin çarpıntısını duymak, bir bakıma, insan oluşumuzu duymak demektir. Varoluş nedenimiz ve “insan” olarak dünyaya gelişimizle yüklendiğimiz sorumluluklar bunu gerektirmektedir. Yazarın vurgulamak istediği bilinç çarpıntısı, eylemin durağan halidir. Bardağını taşıran bilinç, aklın sınırlarını aşmakta ve eylemi getirmektedir. Bunu duymaktır önemli olan. Böylece eylem, yaşamla özdeşleşerek varoluşun yüklediği sorumlulukların yerine getirilmesi olmaktadır.

Oyun iki bölümden meydana geliyor. İlk bölümde çağımızın “darağaçlarının yağlı ipini anımsatan ölümcül yoğunlaşma”sı insanın üzerine bir kâbus gibi çökmüştür. Kişilerin her hareketinde bu sezilmektedir. Kendisine ve doğaya ters düşen insan, yeryüzünü “dünyanın cehennemi” haline getirmiştir. Birinci Bölüm süresince bir aile tablosu içersinde bunlar tartışılmaktadır.

İkinci Bölüm’de bir kıyamet betimlemesi yapılmak istenir. Belki de verilmek istenen, çağımız insanının kendisiyle ve çevresiyle hesaplaşmasıdır ve doğanın bu hesaplaşmaya bazı kıyamet belirtileriyle katılmış olması insanlığa bir kıyamet haberi vermek içindir, bir ihtardır. Bu bölümdeki dünya, yaşadığımız olağan dünyadan oldukça farklıdır. “Katran dolu kazan duvarı eritmiştir.” Soruşturmanın başlamasıyla, kişilerin üzerinde zaten varolan korku belirginleşir.

“Cinlerin insanları şaşırttığı bir dönemde, sapık bir kent”, oyunun fonunu teşkil etmektedir. Kent görünmüyorsa da bir sokak çerçevesinde duyurulur. Zaten oyunun süresince kişilerin konuşmaları, hareketleri, eşyanın oyundaki konumu, ışık ve müzik bizi kentin boğucu ve yapışkan havasıyla karşı karşıya bırakmaktadır. „Kirli kentin içi. Boğucu. Üstümüze bir tencere kapağı geçirilmiş.” Bu boğucu hava, kentten çok çağımızı ve “insanın boğazına geçirilen” uygarlık ipini simgelemektedir. Sapık kent, çağın adına insanı günden güne boğmaktadır. Bu ortamda bir aile, kent karşısındaki konumunu tartışmaktadır. Çağa karşı eylem, sözle başlamaktadır:

“BAYAN - İnsanım benim. Dili eğip bükerek kentin konumunu değiştirmek olanağı var mı?

BAY - Belki yok.

BAYAN - Belki de var mı demek istiyorsun?

BAY - Kentin konumunu kelimelerle belirliyoruz. Belirleme somutlaştıkça alışkanlıklardan kurtulma olanakları da çıkabilir ortaya.”

Aile tablosundaki kişiler kentin ve insanın doğaya ters düştüğünden sürekli yakınmaktadırlar. Kentin doğaya ters düşmesi, insanların birbirlerine ters düşmelerinden çok daha önemlidir. Hatta bir ölçüde, doğadan uzaklaştıkça insanın durumu anlamsızlaşır. Çağın doğa-kent, makina-insan çelişkilerini tercihsiz doğrular olarak sunması, kendinde savunma gücü bulamayan bireyi anlamsız bir yaratık haline getirmiştir. Anlamsızlaşan “insanın konumu ıssızlık oluyor böyle bir kentte. Oysa insan ıssızlığı gidermek için geldi dünyaya.”

Sapık ortama rağmen ailedeki kişilerin (BAY’ın ve BAYAN’ın) çağa karşı dirençlerini sürdürmeleri bir ölçüde olağanüstü sayılabilir. Çağın ve kentin karanlığı onları da amansız bir biçimde kavramıştır çünkü, davranış ve eylemlerine sinmiştir. Bütün bu olumsuzluklara rağmen BAY söz’ünden ve eyleminden en ufak bir ödün vermemektedir. Sapıklığa ve inkâra karşı silahlanmıştır. Düşüncedir bu silah. Sapıklık ve inkâr, düşünebilme ve soyutlayabilme yeteneğini yitirmenin bir sonucudur. “Makina soyutu eziyor”la dizginleri bırakılan tekniğin düşünceye ve giderek insana egemen olması anlatılmaktadır. BAY’ın sözle sürdürdüğü savaş, düşünceyi makinanın egemenliğinden kurtarma savaşıdır.

Bu savaşta BAY’ın en büyük desteği BAYAN’dır. Oyunun tümünde kadın erkeği tamamlayıcı bir görev yüklenmiştir. Erkeğin söz eylemi kadınla birlikte yürütülmektedir ve erkek, sağlıklı düşünebilmesini bir ölçüde kadına borçludur. Buna karşılık kadın da “anlam”ını erkekle tanıştıktan sonra kazanmıştır. Kadın, kişiliğinin gerektirdiği yerde bulunuyorsa ve düşünebiliyorsa, bunu erkek sağlamıştır:

“BAYAN - Anlatmaya başladığından beri düşünmeye başladım. Gerçekten.”

Çocuk, oyun kişileri arasında bulunmamasına rağmen oyunda önemli bir yer tutar. Kadınla erkeği birbirine bağlayan güçlü bir bağ olduktan başka, onlara büyük destektir de. Annenin yorumlayışı oldukça ilginçtir:

“BAYAN - (.......) Bilmezdim anne olmadan önce. Yolda çocuğunun elinden tutmuş bir bayan görsem, yürürken çocuğunun düşmemesi için tutuyor sanırdım. Ama öyle değilmiş. Kendimize bir destek bulmak için tutuyoruz çocukların ellerinden. Bir sığınak çocuk. Ne tuhaf değil mi? Bir dönemde anneme destek olurken, şimdi de ben arıyorum kendim için bir destek.”

Anne ve babanın, çocuklarının geleceğinden korkmaları önemlidir. “Kötü ruh”un çocuklarında büyük etki bırakacağından tedirgindirler. Çünkü çocuk, kendilerinin geleceğe bir uzantısıdır ve çocuğun kişiliğinde kendileri adına kaygılanmaktadırlar:

“BAYAN - İnkâr yapıştırılmış odaların duvarlarına. Çocuğun olağanüstülüğü küçülüyor bunun karşısında. Çocukların olağanüstülüğü bizi aşmazsa aydınlık nasıl büyür sayın Soruşturmacı? Asıl çocuğum beni inandırmalı. Dağdan yuvarlanan kar gibi beyaz olmalı ısı. Kent yutuyor. Çocuğu.”

Ama yine de çocuklar için duyulan kaygı kısa süreli ve geçicidir. Onların olağanüstülüğüne güvenilmektedir. Oyunda yer yer bugünün gelecekten daha önemli olduğu belirtilmekteyse de yine kurtuluş gelecekten beklenir. Çocuklar geleceğin simgeleridir ve kurtuluş umudu onlardadır. İşte bu nedenledir onlara duyulan güven:

“BAYAN - Her yan silah

BAY - Çocuklar daha güçlüdür ama.”

Aslında güçlü olan, çocukların kişiliği değildir; onlara bağlanan umuttur. Kurtuluşun günden güne yaklaştığıdır, gelişidir güçlü olan.

Kurtuluştan ne denli umutlu olurlarsa olsunlar, kişileri yürekten kavrayan, göğüslerini daraltan bir korku, özellikle kişilerin konuşmalarında kendini ele verir. Düşüncelerin kısa cümlelerle, hatta çok yerde bir-iki sözcükle anlatılıverme çabası bir korkuyu ve tedirginliği anlatmaktadır. Bu, söylenmek isteneni hemen söyleme isteği kişilerin bir “an” sonrasından bile kuşku duymalarındandır. Bazan kişiler sözlerini yarım bile bırakırlar. Yarım kalan cümleyi bir diğeri tamamlar. İnsanların yaşamlarında bu denli etkinleşen korkunun nedeni, oyunun ana çizgisi hakkında bize önemli bir ipucu vermektedir. SORUŞTURMACI, bu korkunun nedenini yardımcısına açıklar: “Korkuyorlar. İçeriği boşalmış bir dünyada olduklarını anlıyorlar.” İnsanlar nasıl yeryüzündeki saatlerini doldurunca karşılarında ölümü buluyorlarsa ve bu da insanların dünyadaki “içeriklerini yitirmeleri” oluyorsa, evren de bir gün “içerik yitimi” ile karşılaşacaktır. Korku insanların bu saatin yaklaştığını anlamalarındandır. Bu, kıyamet olgusudur. İkinci Bölüm’de sık sık rastladığımız kıyamet ve mahşer imajları, insanların kıyamet ve ölüm korkusu sonucu iki dünyayı da içiçe yaşadıklarını kanıtlar.

Yazarın, eserin tümüyle getirmek istediği evrensel eleştiri çizgisi giderek ülkemizin çağa ilişkin sorunlarına değin uzanır. Devrimlerle gelen bir yabancılaşma sürecinde toplumumuz çağların imbiğinden biriktirdiği kişiliğini yitirmiştir. Bir oldu-bitti karşısında bırakılan toplumumuzda yine de etkin bir direnç sürdürülmektedir. Çabucak bozulan “peynir”, tutmayan bir devrimin simgesidir:

“BAY - Peynirin çabucak bozulmasıyla devrim de tutmuyor tabii. Peynirin alt yapısı da peynir çünkü.”

Ülkemizi büyük bir bunalım çıkmazına sürükleyen batılılaşma çabalarının yanısıra, bazı tarihsel gerçeklere de değinilmek istenir. Bin yıllık bir tarihin çiğnenen onurudur önemli olan:

“SORUŞTURMACI - (.......) Onuru ufalanıyor insanın. Bir durup düşünseniz. Bir şeyler olmuş. Kara. Büzmüş insanın içini. Karmaşık oyunlar.. oynanmış.. ülkede. Yüzlerde korkunun oyukluğu duruyor hâlâ.”

Görevi gereği, SORUŞTURMACI’nın sözlerinde yer yer, halkına ve toplumuna ters düşmüş bazı tarihsel liderlerin eleştirisi vardır. Bu eleştiri giderek yabancılaşmanın eleştirisine dönüşür. Sözü edilen liderler birer simgedir yalnız.

Yazar, eserinde emek ve alınterinin kutsallığı üzerinde de durmaktadır. Emek kavramının bir ölçüde soyutlanmasıyla “alınterinin ülkesi” genişletilmektedir. Çağa karşı sürdürülen özgürlük eylemi de alınterinin arıtılması savaşıdır. Oyundaki İŞÇİ’leri, özellikle SONSUZ İŞÇİ’yi bu açıdan ele almak eserin açımlanmasında daha yararlı olur, kanımca. Ama İŞÇİ’lerin eylemleriyle somut “hak” ve “emek” kavramları yakından ilgilidir. İslâm’ın getirdiği emeğin kutsallığı esası, getirilen savlarda ve kişilerin görüşlerinde temel olarak alınmıştır ve alınterinin savunması bu açıdan yapılır.

Çağımızda işçi-patron ilişkileri emeğin sömürülmesi esası üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla hem bir hak yeme sözkonusudur, hem de hakkı yenilenin içinde bir hınç birikimi. Paraya olan tutsaklığı patronu insanların ülkesinden uzaklaştırır:

“BİR NUMARALI İŞÇİ - (.....) Çok uzak bir ülkede bulunuyor. Paraları öylesine uzaklaştırıyor ki onu bizden. İnsandan. Fabrikanın içinde oysa. Odasının camları kalınlaşıyor. Kalınlaşıyor. Kalınlaşıyor. Kalınlaşıyor. Kalınlaşıyor. Orada hükümlü. Zincir vuruyor insanla arasına paraları. Kıramıyor ki geçsin insanların arasına. Tanıklık edebilirim. Ücretimi alırken duyarım.. paraya.. patronun hücre kokusunun.. sindiğini.”

İşçiyi ve emeği yüceltirken şiirin etki gücünden de yararlanır yazar. Çünkü bazı şeyler vardır ki ancak şiirle iletilebilirler: “Alınterim pişirir/Yediğim ekmeğimi -Bakarım sevinçle/Çıkınca işimden/Güneş ışınlarına- Ya da gecedir/Çıkınca şaşarım/Bekliyor ayışığı.”

Kısaca belirtmek gerekirse, içerik yönünden oyunda tam bir bütünlük sağlanmıştır. Çağımız uygarlığına getirilen eleştirilerde bütüncül ve tutarlı bir dünya görüşünün bakış açısı vardır. Eserin ilk sayfasından son sayfasına değin bu bakış açısından değerlendirilir olaylar. Sevgi de, acı da, direniş de İslâm’ın bütünselliği içinde geçerlidir, anlamlıdır. Tüm duygu ve edimlerimiz bir inanç dünyasıyla çerçevelendiğince insanîdir. Çağımıza, dünyamıza, yaşamımıza ve eylemlerimize serpilen ölü tozu, yani inkâr, bizi “insan” lığımızdan koparma çabasında. Bunun sonucunda da toplumlarda bunalım başgöstermektedir. İşte UMUT, bunu işliyor.

Okuyun Umut’u. İki kez, üç kez okuyun. Çağımızı saran bunalımı içinizde duyacak, insanın dramını göreceksiniz. Günümüz aydınının, müslümanının yaşadığı sancıyı duyacak ve yakın bir geleceğin dünyasına şimdiden tanık olacaksınız. Ama yine de kurtuluş umudunuz sönmeyecek; yeniden tazelenecek, daha da güçlenerek.


(1) S. Karakoç, Hızırla Kırk Saat’tan

(2) “Hümanist” anlamında değil.

(3) Nuri Pakdil, Umut, Edebiyat Dergisi Yayınları (Oyun Dizisi), 1974

 

 

TecnoWeb EDY © 2002 - 2016 Hata Bildirin | Yasal Uyarılar | eMail Kayıt | Mobil Cihazda Aç +90 532   291 7896